Doğumgünü

……

“Mutlu yaşlar” derler, şans, sağlık dilenir. “Yeni yaşın kutlu olsun” der çoğu. Tek tük kalmış olan eskiler, “güzel yaşlar olsun evladım” derler. Biraz da şanslıysan sağdan soldan ararlar, hatta hediyeler alırsın. Her şey güzel görünür. Geçmiş, geçmiş olsa bile, henüz tamamen geçmiş değildir J. Umut vadeden bir gelecek halen vardır, her şeyin daha iyi, daha güzel olacağına inanırsın önündeki günlerde. Edip Cansever’in Ruhi Bey’ini hatırlarsın;
cf0a3fff764c93b9b4e3cca4472b7dd8.jpg

Azıcık gülümsedim
Ve dünya bana gülümsedi

Damarlarında hissedersin hayatın sihirini, anlatamazsın. Zamanla kavramların içeriği, niteliği değişmiştir. Jerry yerine Tom’u sevmeye başlarsın ya hani, ya da sıcak yazlar yerine yağmuru, belki kışı. Henüz gitmek istediğin yerde olmasan bile, artık yola başladığın noktada da değilsindir.

Ama halen bir yol vardır gidilecek…… Dear Old Ithaka.

Böyle olması da iyidir zaten. Uzak tutmaya çalışırsın kendini enerji vampirlerinden, emekliliğine ne kadar kaldığını merak eden Oksimoronya’lılardan ve daha nicelerinden.

Günlük rutin devam eder.
Trafik aynıdır. Vapurlar aynıdır. Damarlarındaki kan aynıdır. Ama sen farklı hissedersin.

Eski sevgililer alışılagelmiş sessizliklerini korurlar doğumgünlerinde. Önemini yitirmiş olsa da artık, unutmazlar o günü ama, geçmişin bir parçası olarak, anlık duraksamalarla geçiştirirler. Sen ise bir denizin çekildiği bütün kıyıları hatırlarsın, Orhan Veli’yi hatırlarsın. Cevat Çapan’dan Odysseia’yı hatırlarsın mesela;

“ve senin kırmızı elmalarını kıskanırlar, ey ruh,
ama uçurumdan korkarlar,
oysa sen bir aşk türküsü tutturur, dimdik yürürsün
yalnızlığa doğru bir güvey gibi elinde yüzgörümlükleri”

……………………………………

Geçenlerde benimki vardı. Hayatın ta içlerinden gelen, insan olmanın parıltısından, geçip giden zamanın buruk tadına bir sürü şey. Seçimlerimiz önemli, neden seçtiğimizi hiçbir zaman tam olarak bilemeyecek olsak bile. large.jpg

Küçük keyifli bir ara yaptım o gün. Steve Gadd’in sonradan sonraya kurduğu grubuyla yaptıklarından biri bu parça.. Siz onu belki Simon & Garfunkel’ın meşhur Central Park konserinin bir yerinde Paul Simons’un anonsuyla hatırlarsınız, Fifty Ways to Leave Your Lover’dan sonra, kalabalığın arasından ince bir sesle – Steve Gadds on drums..!

Parçanın bulunduğu albümün adı 70 strong. Steve Gadd’in 70. doğumgünü anısına yapılmış özel bir albüm J. O yaşta halen müziğin hakkını verebiliyor olması çok güzel. Duke’s Anthem ise trompetteki Walt Fowler’in Zappa’daki grup arkadaşı George Duke’e ithafen yazdığı bir enfes balad.

Günlük rutin devam eder.
Trafik aynıdır. Vapurlar aynıdır. Damarlarındaki kan aynıdır. Ama sen farklı hissedersin. Gene de tek tük kalmış olan eskiler, “güzel yaşlar olsun evladım” derler…

Şunun şurasında ne kaldı ki, yaz geliyor işte, eminim ki bir şeyler değişir, hep öyle olur..
Kalın sağlıcakla,
Mavi Notalı Yazılar

Ragıp Paşa

“Kim şimdi bu!?” diyenler olabilir J.

Belki “Ragıp Sarıca Paşa” dersek biraz daha netleşir konu. Hani şu Caddebostan Sahili’ndeki masalsı köşk var ya, yüzyıl başında onu yaptıran Paşa…Yaptıran derken sadece o deli maddi gücü değil, Paşanın ince zevkini de anmalı…

ragip-sarica-kosk

Dedeleri Yunanistan’ın Euboea (Eğriboz) Adası’ndan göç ederek İstanbul’ a yerleşir Paşa’nın.

Eğriboz adı, adayı anakaradan ayıran dar boğazın eski Yunanca adının (Evripos) yüzyıllar boyunca uğradığı değişikliklerin bir ürünü. Günde yedi kez yön değiştiren hızlı akıntıların dar boğazı Evripos…1463 – 1478 savaşının ardından Osmanlı İmparatorluğu’na geçen adanın ismi ( doğal olarak J ) Eğriboz olarak kalır.GR_Evia.png

Bilgi az ama Sarıca Ailesi’nin günümüze kadar uzanan kanadında, 19. ve 20. yüzyıllarda yaşayan Ragıp Paşa ve Arif Paşa kardeşler öne çıkar.

Ailenin büyük oğlu Ragıp Paşa Galatasaray Lisesi’ni ve Mülkiye Mektebi’ni bitirdikten sonra mabeyinci olarak Yıldız Sarayı’na alınır ve 1908 yılına kadar II. Abdülhamid’ e yakın sivil bir paşa olarak kamu hizmetini sürdürür. İki metreye yakın boyuyla Ragıp Paşa iyi derecede Rumca ve Fransızca bilir ve Batı kültürüne ilgisi ve zevkli kişiliği ile tanınır.

Debdebeli yaşantısı ve büyük bir servetinin yanında son derece zevkli ve bilgili olan Paşa, yaptırdığı büyük binalarda zevkini ve kültürünü simgeler.  Caddebostan’daki Köşkü ise 1906-1907 yıllarında Prusyalı ( hep bu Prusyalılar! ) mimar August Jasmund’a yaptırır, 40.000. altına…

İçinin tasarımı ve zarafeti ayrı, köşkün bahçesindeki arabalıkta birbirinden şık landon arabaları, ahırlarda ise çok kıymetli İngiliz atlarının bulunduğunu biliyoruz. Bahçedeki tarhlar her mevsim renkli çiçeklerle dolup taşar, en güzel çam, çınar ve kestane ağaçları tabii bir orman görüntüsü verir. Paşa kimi zaman özel istimbotla gelip, bazen de arabayı tercih eder.

Biraz daha fazla bilgi almak isteyenler Pınar Öğrenci’nin “Sarıca Ailesi Yapıları: Köşkler, Apartmanlar ve Yüzyıl Dönümünde İstanbul Konut Mimarisine Katkıları – Arradamento Mimarlık 1999, sayı 7/8” makalesine ve Müfid Ekdal’ın Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Kapalı Hayat Kutusu – Kadıköy Konakları” kitabına bakabilirler.

Hiç tanımadığım bu iki insana teşekkür ediyor, Pınar Hanım’a uzun ömürler, Müfid Bey’e de rahmet diliyorum. Haberimiz olmadığı halde yaptıklarımızın tanımadığımız insanları etkilemesini, onlara ışık olmasını büyüleyici buluyorum…

Paşa’ya dönersek, padişahın sevgili kullarından mıdır, yoksa içten içe muhalif midir, görevi biraz da ıstırap mı olmuştur bilinmez ama sevgili kulu addedilse gerek ki padişahın Selanik’e gönderilmesiyle o da kendini Rodos’ta sürgünde bulur. Yaşadıkları ağır gelmiş ola ki mide kanserine yakalanır. İşte şimdi “parayla saadet olmuyor “ ve “ dünya malı dünyada kalır” hizipleri kendilerine okkalı bir keyif kahvesi yapabilirler.

Paşa, tedavi için İsviçre’ye gitse de nihayet döndükten sonra 1920 yılında İstanbul’da vefat eder. Rüya biter. Nokta.

26070a49b117eb589d07ec5a569d9301

Unutmadan, dört katlı köşkün Adalar tarafına bir de kule yaptırmıştır Paşa. Rivayet odur ki, mehtaplı gecelerde kulenin terasında içkisini yudumlar. Altında uzanan akşam mavisine bürünmüş Marmara’ya ve karşıdaki Adalar’a bakarken kim bilir neler neler düşünür o zamanlarda, neler hayal eder…

Sağlığa Paşa!
Mavi Notalı Yazılar

 

Not: Bunları yazarken benim aklımda Clare Teal’in Dream’i var, kulenin terasında düşlediğim Paşa’ya da onu yakıştırıyorum.

So Near, So Far…

Selamlar Herkese!

Bu yazı için seçtiğim iki tane parça var. İkisi de ( maalesef 2001’de kaybettiğimiz ) tenorcu Joe Henderson icrası. Ben her ikisini de orjinal parçaların yorumlarından çok daha başarılı buluyor ve seviyorum. Efsane bir kadro var albümde; gitarda John Scofield, basta Dave Holland ve davulda Al Foster. Albümün adı So Near, So Far – Musings for Miles

Açılışta “Miles Ahead”  iyi gider diye düşündüm, hepimizin, geldiğimiz bu yaşlarda belirli kilometre taşları var hayatımızda. O kadar çok şeye yakın ve bir o kadar da uzağız ki şu hayatta, müziğin iniş ve çıkışları geçmişten belirli resimleri göz önüne getiriyor ister istemez…

Sonra, biraz bir şeyler anlatıp tekrar Joe Henderson’la, albüme ismini veren parçayla bağlayacağım, JS’in oya gibi cümlecikleriyle süslü mükemmel bir icra.

…Bir kaç zaman önce kış ortasında gitmek durumunda kaldığım çocukluğumun şehrinde, günlük işleri bitirip kendime bir vakit yaratabildiğimde ikindi olmuştu bile. Hafta başında yağan kar, hızını çoktan kesmiş ama örtüsünü güzelce damların üzerine serip, şehrin eski kokan halini nispeten de olsa biraz öne çıkarmıştı. El ayak da iyice çekildiğinden, ana sokağın tesadüfi gürültüsünden uzaktaki yan yollardan giderken, ayaklarımın altında, birkaç gündür bekleyip de artık sulanmaya başlayan karın sesi duyuluyordu yalnızca. İki katlı, kagir, kah boz mavi kah uçuk yeşil, bazısında dünya tatlısı bir cumba, bazısının ise bakımsızlığı avlu kapısından belli evlerin arasında, geçip giden günlerin ardından yürüyordum.

Akşam yavaş yavaş çökerken, yeniden hızla yağmaya başlayan tipinin altında botlarımın bıraktığı izlerle bu eski şehrin, eski mahallelerinin birinde, giderek binaların arasına sıkışmış bir yamaçta, uzun, çok uzun selvilerin altında düzensiz büyükçe bir alana yayılan ve bahçe duvarının ortasındaki demir kapısından içeri girildiği anda her şeyin arkada kaldığı eski mezarlığına gittim. İşte bir kaç basamak, sağda bekçi kulübesi ve sonrasında bodur şimşirler, sola doğru yerdeki dar patikayı ince ince kaplamaya başlayan kar, yeni, düzenli yazılı mermer kabirlerin yanında eğri büğrü taşlı, bazısı demirle çevrili, kimi hatta Osmanlı’dan kalma sarıklı başlıklı, ruhlar aleminin kaygısız sembolleri…

138dc3d01c1d4b263d5dd5366e600ac7.jpg

Yakın zamanda doğumunun yıldönümünde çeşitli yazılarla anıldığını keyifle okuduğumuz Charles Dickens’ın, alıntılanan satırlarının başında, İki Şehrin Hikâyesin’den, günümüze benzetilme ihtimali dolayısıyla daha da sevilen ve sohbetlerde zaman zaman bahsedilen şu unutulmaz girişi geliyordu:

“Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku. Aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu…”

Birbirinden uzak görünen ama aslında uzak bir yana, birbirine yakın olan pek çok durumun, kavramın, hissin, kendisini bu giriş satırlarında dikkat çeken bir ifade olarak sunduğu görkemli bir edebiyat… Bir denizin iki tarafında, iki büyük şehirde, birbirlerine uzak ama belki de yakın iki grup insan. Bu çekici açılış ötesinde, bana kitabın en az girişi kadar etkileyici gelen satırları, biraz daha sonra, Gece Gölgeleri bölümünün başında ortaya çıkan kısımda gelmekte: “Her insanın bir diğeri için engin bir muamma oluşu, üzerine kafa yorulması gereken şaşırtıcı bir gerçektir.”

Yakınımızda olsa dahi farkında bile olmadığımız onca insan. Hepsinin bizim hiç bilmediğimiz kaygıları, sevinçleri, hassasiyetleri. Sabah kahvesini içme gibi alt-kültür ritüellerinden, sevdiğini belli etme çabaları, karşılık bulamayınca belli belirsiz küsme gibi duygusal med-cezirlerden ve kimbilir daha neler nelerden oluşan muammalar örgüsü…

Bursada-kar.jpg

İşte bu muamma, içindeki bu devinim ve sonundaki bu dönüşüm, anlaşılmaz bir şey, anlamaya çalışmamak lazım. Belki de anlam bu duruma ilişkin doğru bir kavram değil, bu sadece ola gelen bir şey. Bunca insan, doğdular, büyüdüler, sevdiler, sevildiler ve şimdi buradalar ve hatta belki de yoklar. Detay olarak o kadar mucizevi ve ancak diğer yandan bir o kadar sıradan… Fraktal geometrinin fiyortları gibi ya da her bir kar tanesinin diğerinden farklı olması gibi; mucizevi ama neticede yağan kar içinde milyonlarca olması açısından sıradan…

Hafif bir ürpermeyle beraber havanın iyice karardığını fark edip ayrılma vaktinin geldiğini anladım. Bahçe kapısı uzakta görünüyordu. Geri dönerken, ölüler usulca bana yol verdiler sanki. Sarı soluk mezarlık ışıklarının altında savrulan kar, patikada gelirken bıraktığım ayak izlerini kapamaya başlamıştı bile…

Kalın sağlıcakla,
Mavi Notalı Yazılar

 

Başlarken..

Kendimi bildim bileli bir kenara bir şeyler çiziktirmeyi ( yazı manasında ) sevdim – ki buna zaman içinde müzik takipçiliği de aşılandı. Blog fikri açıkçası aklımda yoktu, sevgili iki arkadaşın itelemesiyle kendimi bu satırları yazarken buldum.

baslarken

Benim için müzik, atmosferle, ortamla alakalı bir şey, gece ya da sabah, yağmur, güneş, kar, hatta sis ve tabii en önemlisi insanın içinde bulunduğu ruh hali, o ana uygun müziği belirliyor – en azından benim için. Çünkü beğenerek dinlediğimiz müziklerin büyük kısmı bizi bulunduğumuz andan alıp geçmişte bir yerlere götürüyor, bir şeyler çağrıştırıyor. Bazı anlara, dönemlere ve doğal olarak duygulara ışınlanıyoruz.

Devamını oku