Selamlar Herkese!

Bu yazı için seçtiğim iki tane parça var. İkisi de ( maalesef 2001’de kaybettiğimiz ) tenorcu Joe Henderson icrası. Ben her ikisini de orjinal parçaların yorumlarından çok daha başarılı buluyor ve seviyorum. Efsane bir kadro var albümde; gitarda John Scofield, basta Dave Holland ve davulda Al Foster. Albümün adı So Near, So Far – Musings for Miles

Açılışta “Miles Ahead”  iyi gider diye düşündüm, hepimizin, geldiğimiz bu yaşlarda belirli kilometre taşları var hayatımızda. O kadar çok şeye yakın ve bir o kadar da uzağız ki şu hayatta, müziğin iniş ve çıkışları geçmişten belirli resimleri göz önüne getiriyor ister istemez…

Sonra, biraz bir şeyler anlatıp tekrar Joe Henderson’la, albüme ismini veren parçayla bağlayacağım, JS’in oya gibi cümlecikleriyle süslü mükemmel bir icra.

…Bir kaç zaman önce kış ortasında gitmek durumunda kaldığım çocukluğumun şehrinde, günlük işleri bitirip kendime bir vakit yaratabildiğimde ikindi olmuştu bile. Hafta başında yağan kar, hızını çoktan kesmiş ama örtüsünü güzelce damların üzerine serip, şehrin eski kokan halini nispeten de olsa biraz öne çıkarmıştı. El ayak da iyice çekildiğinden, ana sokağın tesadüfi gürültüsünden uzaktaki yan yollardan giderken, ayaklarımın altında, birkaç gündür bekleyip de artık sulanmaya başlayan karın sesi duyuluyordu yalnızca. İki katlı, kagir, kah boz mavi kah uçuk yeşil, bazısında dünya tatlısı bir cumba, bazısının ise bakımsızlığı avlu kapısından belli evlerin arasında, geçip giden günlerin ardından yürüyordum.

Akşam yavaş yavaş çökerken, yeniden hızla yağmaya başlayan tipinin altında botlarımın bıraktığı izlerle bu eski şehrin, eski mahallelerinin birinde, giderek binaların arasına sıkışmış bir yamaçta, uzun, çok uzun selvilerin altında düzensiz büyükçe bir alana yayılan ve bahçe duvarının ortasındaki demir kapısından içeri girildiği anda her şeyin arkada kaldığı eski mezarlığına gittim. İşte bir kaç basamak, sağda bekçi kulübesi ve sonrasında bodur şimşirler, sola doğru yerdeki dar patikayı ince ince kaplamaya başlayan kar, yeni, düzenli yazılı mermer kabirlerin yanında eğri büğrü taşlı, bazısı demirle çevrili, kimi hatta Osmanlı’dan kalma sarıklı başlıklı, ruhlar aleminin kaygısız sembolleri…

138dc3d01c1d4b263d5dd5366e600ac7.jpg

Yakın zamanda doğumunun yıldönümünde çeşitli yazılarla anıldığını keyifle okuduğumuz Charles Dickens’ın, alıntılanan satırlarının başında, İki Şehrin Hikâyesin’den, günümüze benzetilme ihtimali dolayısıyla daha da sevilen ve sohbetlerde zaman zaman bahsedilen şu unutulmaz girişi geliyordu:

“Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku. Aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu…”

Birbirinden uzak görünen ama aslında uzak bir yana, birbirine yakın olan pek çok durumun, kavramın, hissin, kendisini bu giriş satırlarında dikkat çeken bir ifade olarak sunduğu görkemli bir edebiyat… Bir denizin iki tarafında, iki büyük şehirde, birbirlerine uzak ama belki de yakın iki grup insan. Bu çekici açılış ötesinde, bana kitabın en az girişi kadar etkileyici gelen satırları, biraz daha sonra, Gece Gölgeleri bölümünün başında ortaya çıkan kısımda gelmekte: “Her insanın bir diğeri için engin bir muamma oluşu, üzerine kafa yorulması gereken şaşırtıcı bir gerçektir.”

Yakınımızda olsa dahi farkında bile olmadığımız onca insan. Hepsinin bizim hiç bilmediğimiz kaygıları, sevinçleri, hassasiyetleri. Sabah kahvesini içme gibi alt-kültür ritüellerinden, sevdiğini belli etme çabaları, karşılık bulamayınca belli belirsiz küsme gibi duygusal med-cezirlerden ve kimbilir daha neler nelerden oluşan muammalar örgüsü…

Bursada-kar.jpg

İşte bu muamma, içindeki bu devinim ve sonundaki bu dönüşüm, anlaşılmaz bir şey, anlamaya çalışmamak lazım. Belki de anlam bu duruma ilişkin doğru bir kavram değil, bu sadece ola gelen bir şey. Bunca insan, doğdular, büyüdüler, sevdiler, sevildiler ve şimdi buradalar ve hatta belki de yoklar. Detay olarak o kadar mucizevi ve ancak diğer yandan bir o kadar sıradan… Fraktal geometrinin fiyortları gibi ya da her bir kar tanesinin diğerinden farklı olması gibi; mucizevi ama neticede yağan kar içinde milyonlarca olması açısından sıradan…

Hafif bir ürpermeyle beraber havanın iyice karardığını fark edip ayrılma vaktinin geldiğini anladım. Bahçe kapısı uzakta görünüyordu. Geri dönerken, ölüler usulca bana yol verdiler sanki. Sarı soluk mezarlık ışıklarının altında savrulan kar, patikada gelirken bıraktığım ayak izlerini kapamaya başlamıştı bile…

Kalın sağlıcakla,
Mavi Notalı Yazılar

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s